4
September , 2010
Saturday

PembeDergi.com

LGBTT Bireyler için Haber ve Bilgi Arşivi

Anlattığınız çocuklar gey mi?

Posted by PembeDergi On Şubat - 7 - 2010

Ali İle Ramazan’da Perihan Mağden bir üçüncü sayfa hikâyesinden yola çıkarak toplumun dışına ittiği iki genç erkeğin hayata ve birbirlerine tutunma mücadelesini anlatıyor.

Kimsesiz ve çaresiz iki çocuğun bir yetimhanede başlayıp sıkı dostluktan derin aşka uzanan kısacık ve acı hayatlarının hikâyesi Ali ile Ramazan. Yoksulluğun ve İstanbul’un onları tükettiği yerde, bir üçüncü sayfadan başka gidecek yerleri kalmıyor.

Ali ile Ramazan - Perihan Mağden

Ali ile Ramazan - Perihan Mağden

Ali, Ramazan’ın hayatındaki tek temizlik ihtimali.

Tek berraklık, güzellik, iyilik çemberi.

Hayatındaki.

Gırtlağına kadar pisliğe gömülse Ramazan, boka bulansa; gözlerinin önünde Ali’yi canlandırarak, Ali’ye aşkını, Ali’nin ona aşkını; hâlâ temiz olduğunu, olabileceğini, kalabileceğini hayal edebilir.

“Sen benim hayatımdaki tek temiz şeysin Ali,” diyor telefonda bir cumartesi.

Toplumun ittiği, itelediği iki genç erkek… Yoksulluk ve İstanbul onları tüketirken, kendine gazetelerin üçüncü sayfasından başka gidecek yer bulamayan derin bir aşk!..

Ali ile Ramazan…

Kısa ama acı yaşadılar…

Ve sonuna kadar gerçekti yaşadıkları.

(Tanıtım Bülteninden)

Perihan Mağden’in Sabah Gazetesi’ndeki Röportajı, 7.2.2010

Türkiye, insanı çaresiz bırakan bir yetimhane

Perihan Mağden, Hrant Dink cinayetini öven İsmail Türüt ve Ozan Arif’e hakaretten aldığı hapis cezaları hakkında, “Artık o kadar çok hapis cezam var ki, biri bana defol diyecek, hapse gireceğim diye düşünüyorum. En son üç hapis cezası aldım arka arkaya. Son 10 yıldır beni böyle yaşatıyorlar,” diyor

Ergenekon kafalar beni hapse atmaya kararlı

Ali ile Ramazan’ı bir oturuşta, bir iki saat içinde bitirebilirsiniz, muhtemelen bitireceksiniz de. Perihan Mağden’in son romanını okurken insanın boğazında bir şeyler düğümleniyor; kimsenin korumadığı, Türkiye edebiyatındaki ‘Charles Dickens eksikliği’ yüzünden olsa gerek, hikâyelerini duyamadığımız ve herkes tarafından istismar edilmeye açık ‘iki genç erkeğin’ öyküsü bu. Yetimhanede tanışan iki gencin aşkını ve hayatını izlerken, çeşitli kişiler ve kurumlar, periyodik olarak, ülkenin bu en korunmasız evlatlarına hayatı zehir ediyor: Önce yetimhanedeki müdür, sonra askerlik, sonra iş hayatı… Birbirlerinden geceyle gündüz kadar farklı bu iki karakterden Ramazan fahişelik yapıyor; onun para kazanmak için başka erkeklerle düşüp kalkmasını seyreden Ali ise bir tinerciye dönüşüyor kısa zamanda. Kitabın daha ilk sayfalarında, Ali ile Ramazan’ın sonunda öleceğini öğreniyor, bir trajediye hazırlanıyoruz… Perihan Mağden, romandaki çıkış noktasının bir gazete haberi, bir üçüncü sayfa hikâyesi olduğunu söylemişti, söyleşiye de buradan başladık.

- Bu bir ‘üçüncü sayfa’ hikâyesi mi gerçekten de?

- Olay şu: İki tane zavallı çocuk 1992′de gazetelere haber oluyor. Biri bir cinayet işleyip öldürdüğü adamın evinden kaçarken, televizyon kablosuna tutunup aşağı inmeye uğraşırken, altıncı kattan düşüp ölüyor. Diğeri de bir inşaatta kendini asıyor.

- Kitabı yazmaya bir gazete haberini okuduktan sonra başladınız yani…

- Ben kitabımın ilk bölümünü de oluşturan, Ramazan’la Ali’nin ölüm haberlerini 1992 Aralık ayında Hürriyet’te çıktığında gördüm. O zamandan beri aklımdaydı. Birkaç gün boyunca arka arkaya haberler çıkmıştı, hatırlıyorum; “Yeni bir dram!”, “Yeni bir gelişme!” gibi başlıklarla… Çok etkilendim. Ama bir yandan da tembel bir insanım ben. Yazar bilinciyle yaşamıyorum. “Ben bir yazarım, bugün ne yazacağım, yarın ne yazacağım” diye yaşamıyorum…

Kupürler yoktu elimde. Üç-dört yıl sonra bir arkadaşıma bahsettim, “Bu hikâyeyi film yapalım!” dedim. O zaman internet çağına henüz girmemişiz tabii, birlikte gittik Hürriyet’in arşivine, aradık taradık, kupürleri bulduk. Elimde fotokopilerle sinopsis gibi üç sayfalık bir şey yazdım. Sonra film projesi iptal oldu. Bu olayın üzerinden uzun yıllar geçti. “Yeni bir roman yazacağım!” diyerek köşemi bıraktım, zaten köşemi bırakmayı istiyordum, çok ‘gullum’, Haberci Çocuk Cinayetleri’yle gay gullumünü birleştiren şıkıdım şıkıdım, esprili, kan kusmayan bir şey yazayım diyordum…

- Kim engelledi bunu?

- Dostum ve menajerim Barbaros Altuğ! Ona Ali ile Ramazan’ın hikâyesini anlatmıştım, o da bana, “Bunu yazmalısın, bunu yazmalısın!” dedi. Sistemimden atamıyordum bu hikâyeyi, bir borç gibiydi… 1992′den beri peşimdeymiş demek ki Ali ile Ramazan.

- Sonra da oturdunuz ve gazetedeki haberi dramlaştırdınız, öyle mi?

- Evet ama çoğu şeyi ben uydurdum. Mesela Ali’nin hikâyesini bütünüyle ben uydurdum. Düşünsene, gazetedeki haber en fazla 30-40 satır, daha fazlası yok!

Gerisini benim bulmam gerekiyor demek ki. Haber sadece cinayeti anlatıyor ama Ali ile Ramazan’ın geçmişini bilmiyoruz. Yalnızca Ali’nin Hatay Samandağ doğumlu olduğu yazıyor. Ramazan’la ilgiliyse hiçbir şey yok, sıfır! “Çocukluktan itibaren yuvada tecavüze uğradılar,” diyor yalnızca. Tecavüze uğradılar demek…

Ama kim tarafından? Müdür bey karakterini böyle yarattım. Yani şimdi kim yuvada tecavüz edebilir ki bir çocuğa? Gazetede Ramazan’ın “bir Türk sanat müziği bestekârını” öldürdüğü söyleniyor ama o karakterin ayrıntılarını bilmiyoruz. Evini, kişiliğini filan hep ben yarattım. Adamı tanımıyoruz ama karısı ve çocuğu olduğunu biliyoruz. Hatay Samandağ’dan bir çocuk neden böyle bir yetimhâneye düşsün ki diye düşündüm. Çok büyük bir acı yarattım ona… Ali’nin annesine, kendisine kötü davranan babasını öldürttüm. Ali deliriyor sonunda, Ramazan da kısa hayatı boyunca ona bakıyor bir bakıma. Bir gün Ali onu bıçaklıyor ve Cerrahpaşa’ya düşüyor, haberde var bu. Niye bıçaklıyor peki? Bilmiyoruz.

Böylece öğretmen karakterini yarattım.

- Bir anlamda bu romanı, 1992′de o haberi yapan habercilere borçlusunuz…

- Haberlerin hepsinin altında habercilerin adları vardı, kitabın sonunda kullandığım alıntıyı da doğrudan gazeteden aldım. Barbaros orayı benim yazdığımı zannetti. Dili o kadar düzgün ki, eskiden ne kadar sıkı polis muhabirleri varmış oluyorsun! Diğer çocuk da intihar ediyor. Bu iki çocuğun sevgili olduğunu takip etmekten cinayet işleyen çocuğun İş Bankası’ndaki kaç paralık hesabı olduğuna kadar, tüm bu bilgileri muhabirler açığa çıkarıyor. Mirialem sokaktaki evlerini buluyorlar, yetimhanede geçen yıllarını araştırıyorlar. 1990′larda ne kadar iyi muhabirler olduğunu gördüm.

- Bugünkü gazetecilikle karşılaştırılınca ortaya ne sonuç çıkıyor peki?

- 1990′lardan sonra muhabirleri, gazeteciliğin özünü öldürdüler, biliyorsun… Life style ve orduculuk gazeteciliği yaparak muhabirliği öldürdüler. Sitcom mu diyorlar bu türe, ne haltsa artık… ‘Orduya ve magazine sapanlar cemiyeti’nin gazeteciliği nasıl öldürdüğünü görüyorsun. 1990′larda böyle güzel haber yazılabiliyormuş ve ayrıca, bir muhabir olarak niye uğraşırsın ki iki gariban çocuğun öyküsüyle bugün bakınca… Gerçekten dedektiflik çalışması yapmışlar.

- Peki siz muhabir olarak çalışabilir miydiniz?

- Muhabirlik yapmak da, true crime yazmak da isterdim. Ama bir yandan da muhabirlik yapmaya sinirlerim el verir mi, bilmiyorum. Çok hırçın, çok kavgacı olabiliyorum. Bir muhabir gibi gündelik hayatın içinde varolabilmek için de belki çok ileri yaştayım. Ama eskiden olsa, muhabir olarak yazarlığa başlamayı çok isterdim.

- Kitabın kapağındaki kişi kim?

- Ramazan. Ama temsili bir Ramazan değil, kitabın kapağındaki resmi biz oluşturmadık yani, bir ‘mugshot’ bu. Ensesinde sigara söndürülmüş, yanık izi daire içine alınmış. Polis işkence etmiş Ramazan’a. Kitabın afişlerini onun poliste çekilmiş fotoğraflarıyla yaptık.

Olayla ilgili gazete kupürlerinden biri de bu, üzerinde: “İşkenceye uğradığı acı gün!” yazıyor. Günlerden bir gün polis, tesadüfen sokak çocuklarını sorguya almış.

Ramazan’a da işkence yapıp ensesinde sigara söndürmüşler. Soruyorum, bir insan mugshot’ta nasıl bu kadar güzel çıkabilir? İnanılmaz…

- Türkiye’deki siyasi yarılmada nereye yakınsınız?

- Politik olaylara destek verdiğim oluyor ama bir grupa bağlı değilim. Hem zaten, başıma feci şeyler geldiğinde hiçbir dayanışma görmüyorum. En son arka arkaya üç hapis cezası aldım. Ozan Arif ve İsmail Türüt’e hakaret etmek suçum. Ama ne haberim yapılır ne mahkememe insan gelir… Tabii ben de başkaları gibi PR şirketine telefon edip mahkemelerimi haber vermiyorum. Üç hapis cezası almam o kadar önemli değil belki, ertelendi, para cezasına çevrildi, zaten alıştım artık… Ama bir yandan da çok ciddi bir durum bu. İsmail Türüt ile Ozan Arif’e “Büyük faşist Ozanbeyin Ozan Arif yazıyor, İsmail Türüt okuyor” dediğim için ceza aldım. Ozan Arif beraat aldı, ben onlara hakaretten üç kere hapis cezası aldım. Bu müthiş bir haksızlık. Bir adam öldürülüyor, sen Hrant Dink’i öldüren katil yavrularına methiyeler düzüyorsun. “Fatihalar Yasinler / Bitmez Karadeniz’de / Ogün öyle desinler / bugün böyle desinler” sözleriyle katillere methiyeler düzüyorsun, televizyonlar kliplerini yayınlıyor, bense bunların nazik ruhlarını yaraladığım için üç tane hapis cezası alıyorum. Artık o kadar çok hapis cezam var ki, biri bana defol diyecek ve hapse gireceğim sonunda. Zaten listelerindeyim, biliyorum, böyle bir niyetleri var, belli sayıda erteleme hakkı var, Yargıtay iki davaya aynı anda hapis cezası verirse bitti olay, ben hapse giriyorum. 10 yıldır beni böyle yaşatıyorlar.

- Balyoz Planı’nda isminiz var.

- Çoğu insan Ergenekon kafa, darbesever benim için.

Onları memleketimin ve kendimin düşmanı olarak görüyorum. Vicdani ret mahkemesinde başıma gelenlerden Balyoz Planı’nda tutuklanacaklar listesinde yine adımın çıkmasına dek çok olay var… Onlara karşı gerçekten nefret doluyum. Bu, yazdıklarımın kıvamından âşikardır diye düşünüyorum.

- Kitaptaki yetimhane aslında Türkiye gibi…

- Evet, Türkiye’de insanı yetim ve öksüz bırakan bir toplum var. Tam bir yetimhane. Vahşi kapitalizm işte, ABD’de de Türkiye’de de durum böyle. ABD’de de insanlar sağlık sigortasız bırakılıyor, herkesin sağlık sigortası olmasın diye Cumhuriyetçiler bir taraflarını yırtıyor. Kapitalizmin özelliği bu; insanı öksüz, yetim bırakıyor… Kapitalizmin başlamasıyla birlikte yetimlik başlıyor, çocuk emekçiler dönemi başlıyor. İnsanlar köyden koparılıp getiriliyor sanayi merkezlerine. Kapitalizmin başlangıcıyla Charles Dickens’ın yetim edebiyatı iç içe giriyor. Koşut giden şeyler bunlar, bir ülkede ne kadar vahşi kapitalizm varsa o kadar çok yetim vardır. Ayrıca Türkiye’de yetimhaneden çıktığında müteşekkir olman gerekiyor. Oysa devlet ırzına geçmiş düzenli olarak.

Orduya da, sana dişini fırçalamayı öğrettikleri için müteşekkir olman gerekiyor. Ramazan, “Niye müteşekkir olmam gerek, bu devlet bana ne verdi ki?” diye soruyor. Şükran kültürü var bu ülkede. İslamiyetle altı çizilmeye, koyultulmaya çalışılan: Şükran, şükran… Peki şükretmem için biraz eşitlik, biraz da adalet olsa?

- Kitabın başındaki epigrafa gelelim. Sitüasyonist yazar Raoul Vaneigem’in “Devrim ve sınıf mücadelesi üstüne konuşurken açık açık gündelik hayattan söz etmeyenler, aşkın yıkıcı gücünü ve sınırları reddetmenin olumlu yanını anlamayanlar; o insanların ağzında bir ceset var,” sözlerini alıntılıyorsunuz. Ali ile Ramazan ’sınıf bilinciyle’ yazılmış bir kitap mı?

- Önce kitaba nasıl başlayamadığımı anlatayım bunun için. Köşemi bıraktım, yazın çok serserilik yaptım ve bir türlü romana giremedim. Ali ile Ramazan’ı yazarken canımın çok yanacağını biliyordum. Neredeyse kendimi korumak adına romana giremedim yani… Sonra Hollanda’ya gittim, Amsterdam’da bir residency kazanmıştım. Amsterdam Athenaeum kitapçısının üstünde yaşıyordum. Günde iki üç defa markete gidiyordum, en büyük mutluluğum buydu. Şehrin en ortasındaydım. Eski işgal edilmiş binalara bakardım. Japon turistler bu binaların önünde fotoğraf çektiriyordu hep. Sonra günlerden bir gün yürürken bu işgal edilmiş binalardan birinin duvarında, kitabın başına koyduğum bu yazıyı gördüm. Aslında benim anlatmaya çalıştığım tam da buydu. Sınıf bilincim bir yazar olarak elbette var. Ama bir akademisyen olarak yazmak gibi bir durumum yok. Kitaplarım için hiçbir zaman araştırma yapmıyorum. Fındıkzade Mirialem sokağa gitmedim mesela. Belki oraya gitsem, yaşadıkları kötü binalara baksam çok daha uzun tasvirler yapacağım. Ama araştırma yapmıyorum, sevmiyorum. Bunun çok demode bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Ne kadar sosyolojik ve politik olmamasına çalışsam da romanın siyasi bir yanı da var. O alıntı bu yüzden cuk oturdu. Hayat karşıma çıkardı.

- Kitabın başlangıç bölümleri çok çarpıcı…

- Amsterdam’da yazdım o bölümleri. Kitabın yedi bölümü orada yazıldı. Ama Ali ile Ramazan’a başlamak çok zordu, üç-dört tane çok kötü başlangıç yaptım. İlk bölüm çok basit aslında; gazete alıntılarından oluşuyor. Buna karşın dokuz kere yazdım bu bölümü. Orada köşe yazarı Perihan Mağden devreye giriyordu çünkü.

- Yani hikâyeyi daha dengeli bir tonla mı anlatmak istiyordunuz?

- Hürriyet’e hakaret etmeme güdüsü vardı içimde ama tabii içimden feci halde laf sokuşturmak da geliyor… Orada medya eleştirisine girmemeye çalıştım. Kendimi azaltarak, aşırı derecede geriye çekerek yazdım. Kelime oyunu yapmamak için çok büyük bir gayret gösterdim. Kendi üslubumu yok etmeye çalıştım. Hikâye o kadar güçlü ve çarpıcı ki zaten… Ayrıca bu çocuklara karşı sorumluluk hissettim. O kadar acıklı bir durum ki: Onlar ölmüş gitmişler. Ben onları bir şekilde diriltiyorum, reenkarnasyona uğratıyorum. Onlara karşı sorumluluğum var. “Cır cır” benim yazar sesim duyulsun, araştırmacılık yapayım, numara yapayım, bunları istemedim. Çok zor, çok çiğ bir şekilde istedim ki, onların hikâyesi konuşsun.

- Kitabın nasıl karşılanacağını düşünüyorsunuz?

- Bu biraz da homofobiklik testi gibi olmayacak mı? Türk gencinin homofobiklikle imtihanı diyemez miyiz buna? “Romanlarında hiç erkek yok, olanlar da çok kötü, nerede erkek, nerede bu devlet!” diyenlere “İşte erkek!” diyorum. Kadınlar ise ancak siluet olarak var Ali ile Ramazan’da. Okurların bu kadar erkeğe dayalı bir roman bulabileceklerini zannetmiyorum. Onlar için bir homofobi testi olacak.

- Peki hep romanların en büyük okur kitlesini oluşturduğu söylenen orta sınıf kadınların tepkisi ne olacak?

- Eminim bir anne güdüsüyle okuyacaklar. Okuyup seveceklerine, ağlayacaklarına eminim. Her kadının içinde bir anne var. Bir annenin gay doğurma şansı yüzde 10. Biyoloik olarak her kadının, eğer içinde feci bir Lady Macbeth veya Hanım Ağa karakteri yoksa, doğurmaya yatkın olduğunu, gay bir çocuğa karşı büyük bir kabulü olduğunu düşünüyorum. “Ah onları evlat edinebilsem!” diyecekler. Zaten bir okur Ali ile Ramazan’ı okuma girişiminde bulunuyorsa, o okurun içinde bir ‘empati katsayısı’ olduğunu düşünmek isterim.

RUHEN RAMAZAN’A YAKINIM

- Ali, Alevi…

- Evet, doğum yeri Hatay Samandağ olanherkes gibi Alevi o da. Ali’de Alevilerde görülen müthiş tevekkül var; dinlerinden kaynaklanan, mazoşist standartlara ulaşmış bir tevekkül içindeler, bu yönüyle Hıristiyanları andırıyor.

- Peki hangi karaktere daha yakınsınız?

- Yakın olacaksam Ramazan’a olurdum. Bir kahramana kendi özelliklerini ödünç veriyorsun sonuçta ve sabırsızlık, isyankârlık gibi özellikleriyle ben en çok Ramazan’a yakınım.

ELEŞTİRMENLERE KIZIYORUM

Bir önceki romanınız Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’nin Türkiye’de nasıl karşılandığını düşünüyorsunuz?

- Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’nin ‘karşılanmadığını’ düşünüyorum. Bütün kitaplarımın karşılanmadığını düşünüyorum aslında. Ülkede doğru dürüst bir eleştiri mekanizması yok. Çok iltifatkâr bir iki eleştiri çıktı ama onlar da “Bu kitap, Lacan’a göre şöyledir” filan tarzı yazılardı. “Ne kadar entelim Allah’ım, post-feminist söylemde bu kitabı bak böyle okuyorum!” tarzı yazılardı bunlar. Böyle olunca ben de çok yabancılaşıyorum. Kitaplarım yurtdışında hep çok daha iyi karşılanıyor. Oysa zeki, zehir gibi gençler çıksa, şu çok satan kitaplar hakkında, “Neden 500 bin kişi bu kötü kitapları okuyor yahu?” diye sorsa böyle olmaz. Ama buna da tenezzül etmiyorlar. Kapağında Tanpınar yazmıyorsa niye yeni bir romancıyla uğraşsın? O oturur Don Kişot’u yazar. Genç kuşaktan eleştirmen çıkması lazım. Zehir gibi isimler niye kendilerine güvenmiyorlar, anlamıyorum. Bir ömür Don Kişot’u okumakla, Tanpınar üzerine 80 bin sayfa yazı yazmakla geçmez ki ya! Eleştirmenliğin eğitici, yol gösterici bir yanı olması gerektiğini düşünüyorum.

- Genç eleştirmenler yok diyorsunuz, peki halihazırda isim yapmış eleştirmenlerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

- Türkiye’de ’sosyalist gerçekçi eski amcalar geleneği’ var hâlâ. Bu geleneği sürdüren ‘kasaba abileri’ var. Eskiden Fethi Naci vardı. Ama eski büyük eleştirmenler kadar güçlü değildi o da. Sosyalist gerçekçilikte kalmış bir eleştirmendi. “Ben zarlarımı attım” dediği adamlar korkunç romanlar yazıyordu. Bir de ondan bayrağı tam devralmamış ‘yarı sosyalist gerçekçi yarı kasaba abisi kılıklı bıyıklı abiler’ var. Onlar da benim edebiyatımı tamamen yok sayıyorlar. Tenezzül edemezler çünkü!

ÖZKÖK’Ü KÖŞEMDEN UĞURLAMAK İSTERDİM

- Köşeyazarlığını bırakıp roman yazmak bir rahatlama mı, sorumluluk mu?

- Köşemi üç kere filan bıraktım, bu romana başlamadan önce çok euphoric (sevindirik) bir ruh halindeydim, o kadar mutluydum, sokaklarda dans edip şarkı söylemeye o kadar hazır durumdaydım ki, Julie Andrews gibiydim! Taraf ve SABAH dışında aylardır gazete okumuyorum, sadece pazar günleri sembolik olarak gazete alıyorum. Sonra onları da açmadan çöpe atıyorum. Feci derecede iğrenmişim, “tiskinmişim,” öyle diyorlar ya… Fakat gün oldu devran döndü, kitabın bitmesine yakın kanım bitlenmeye başladı… Çok önemli olaylar oldu Türkiye’de. Ertuğrul Özkök’ü mesela köşemde uğurlamak isterdim. Ona güzel bir veda yazısı yazmak, “Buradan ta Ergenekon’un dibine kadar yolun var!” diye yazmak isterdim. Mesleki deformasyon geri geldi anlayacağın.

- Sonra Kozmik Oda çıktı bir de…

- Özkök gitti, Balyoz Planı, Kozmik Oda derken dengem bozuldu. Kozmik Oda beni delirtti, hâkimi Kozmik Oda’ya aldılar almadılar, o olaylarından beri sokakta yürürken aklımda köşe yazısı yazmaya başlıyorum. O zaman da mesleki deformasyonun geri geldiğini, vampirler âleminin beni geri çağırdığını anlıyorum. Kan gerekiyor yani! Ama önceden yemin ederim tertemizdim doktor bey! Fakat şöyle rahatlayıcı bir şey var: Gidecek yerim yok, köşeyazarlığı teklifi artık gelmez diye düşünüyorum!

- Eşcinselliğin medyadaki temsili konusunda ne düşünüyorsunuz, 1990′lardaki aşağılayıcı bakışta bir değişim var mı?

- Bugün eşcinsellerin medyada temsili daha iyi diyorlar. Sözümona daha efendi bir dil varmış. Şimdi 90′lara bakınca ben diyorum ki, al birini vur ötekine! Al 1990′ları vur bugüne! Bence hiçbir fark yok. Son derece ayrımcı, seksist, maço söylem devam ediyor. Feci bir dil var. Kadına karşı olan dilde ilerleme olmadığı gibi, gaylere karşı dilde de hiçbir ilerleme yok. Daha maskeli yalnızca. ‘Siyaseten doğruculuk’ maskesi gibi bir maskeyi ara sıra takma gayreti görüyorsun, o kadar. Özelikle magazin haberlerinde medyamıza hakim olan dil, berbat.

- Peki ailelerin eşcinselliğe bakışı?

- Bakış açısı şu: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, oğlum açığa çıkmasın, evlensin, çocuğu olsun, gayse de gay!” Feci bir toplumda yaşıyoruz. Kapalı kutu toplumu olduğumuz için, ciddi bir temsil sorunları var. Ezilmek, yok sayılmak… Bunları yaşıyorlar.

- Okurlar Ramazan’ı koruma içgüdüsüyle olduğu kadar çekici bir erkek, bir arzu nesnesi olarak algılayabilirler mi?

- Ramazan fahişelik yapıyor. ‘Tokmakçılık’ yapıyor aslında tam tabiriyle. Bu, Türkiye’deki bütün gay cinayetlerinde çok çok ciddi bir mevzu. “Aldım verdim, ben üstte miydim altta mıydım” meselesinin, bu kadar büyük bir aşk yaşayan bir çocuk için bile bu kadar majör bir sorun olduğunu göstermek istedim. Bu da bizim çok çok büyük bir yanlış algımız. Sen eğer ‘fucker’san, aktif eşcinselsen, erkeğin önde gidenisin… Ama yok düzülmekten hoşlanıyorsan, o zaman gaysin! Bununla yüzleşmek ise Türkiye’de cinayet sebebi olabiliyor. Kitapta Ramazan bu yüzden cinayet işliyor. Ramazan’ın içinde çok büyük bir öfke var. İnsan bıçaklıyor. Ali’de ise böyle bir şey yok. Ramazan kimsesiz biri. Devlete emanet edilmiş ve devlet sistematik aralıklarla Ramazan’ın ırzına geçmiş.

- Bütün evlerde Ali ile Ramazan okunsun gibi bir derdiniz var mı?

- Burada bir ikilem var. Kurt Cobain sendromu yani, o da şu… Cobain öldüğü hafta ben İstanbul’da bir süpermarkette Cobain şarkısı çaldığını duydum. Yani adamın en istemeyeceği şey belki öyle bir ortamda şarkısının çalınması. Abi, bu adam zaten bu yüzden intihar etti, ne kadar büyük bir bunalım, azap duyacağını düşünsene… Yani Cobain kadar Ali ile Ramazan’ın da bir ‘househould name’ (herkesin aşina olduğu bir isim) olması beni azaptan kıvrandırır. Çok fazla sayıda genç okusun istiyorum, böyle de roman yazılabileceğini, bu kadar yalın bir roman olabileceğini görmelerini istiyorum. Ayrıca “Böyle bir gerçeklik var, böyle de bir ibnelik var, böyle de bir ülke var” diyebilsinler istiyorum! Ama bunun da bir ölçüsü var, bilmemne dergisinin kapağına çıkayım, Güneri Cıvaoğlu’nun programında onunla kahve içeyim, bütün köşe yazarlarına ‘abicim ablacım nasılsınız, hürmetler, sevgiler’ çekeyim, bunları istemiyorum.

Perihan Mağden’in Akşam Gazetesi’ndeki Röportajı, 7.2.2010

Mağden’in yeni kitabı, ‘Ali ile Ramazan’ cuma günü kitapçılardaki yerini aldı. Müthiş sürükleyici bir ‘kısa roman’. ‘İki Genç Kız’ı andıran izler taşıyor ama ondan daha da vahşi.

Biz de kitaptan başlıyoruz ama sonra duramayıp Türkiye’ye dalıyoruz. Eee karşımızdaki Türkiye’nin en sivri dilli yazarı… Bunca zaman susmuş… Suskunluğunu bozmasının zamanı gelmiş de geçmiş…

Arka Plan

‘Avaz avaz’ bir kadın sanıyor insan henüz tanımazken. Yazılarındaki gibi. Her an sinirlenebilecek bir kadın…

Ama öyle değil Perihan Mağden. Karşılıklı oturunca insanın içine işler bir sıcaklıkla bakıyor. Hatta fazla sevecen bakıyor. Müthiş gülüyor. Ve müthiş hızlı konuşuyor. Herhalde yazılarıyla kendisi arasındaki tek bariz kesişme noktası bu: Kelimeleri ardı ardına, hiç durmadan sıralaması…

Bir de öyle dominant bir üslubu var ki insan onun etkisinde kalmaktan çekiniyor. Sanki biraz daha fazla birlikte vakit geçirsek onun gibi konuşmaya, onun gibi yazmaya başlayacağım. Aman dikkat! Perihan Hanım’ın hiç hazzetmediği bir şey! ‘Taklitlerim çok fazla ve bu hoşuma gitmiyor’ diyor, konuşmamızın bir yerinde.

Peki, bunca zamandır görünmeyen, Radikal’deki köşesinden, İstanbul’daki gözden ırak evine çekilen Perihan Mağden neden ortaya çıktı? Sebep ‘durup durup artık bir ahkam keseyim’ değil. Somut bir nedeni var röportaj teklifini kabul etmesinin: Mağden’in yeni kitabı, ‘Ali ile Ramazan’ cuma günü kitapçılardaki yerini aldı. Müthiş sürükleyici bir ‘kısa roman’. ‘İki Genç Kız’ı andıran izler taşıyor ama ondan daha da vahşi.

Biz de kitaptan başlıyoruz ama sonra duramayıp Türkiye’ye dalıyoruz. Eee karşımızdaki Türkiye’nin en sivri dilli yazarı… Bunca zaman susmuş… Suskunluğunu bozmasının zamanı gelmiş de geçmiş…

Sit-com gazetecileri cam mekanda yaşasın

Perihan Mağden hem kitabını anlattı hem yaylım ateşine tuttu: Teşhir kültürü tavan yaptı. Lüks için kendini daha fazla teşhir etmen gerekiyor. Mesela Ayşe Arman. Yalanlarla yaşıyor. Twitter kullanan gazetecilere de yüklenen Mağden, ‘Cam mekanda yaşasınlar. Herkes seyretsin, rahat etsinler’ diyor

l İki yetimin hikayesini anlatmışsınız ‘Ali ile Ramazan’da. Ali ve Ramazan gerçek karakterler mi?

Evet. Onların hikayesi Hürriyet’te 1992′de neredeyse bir hafta üst üste yayınlandı. Biri tinerci, biri fahişe olan iki yetim erkeğin aşkı. Hepsi gerçek. Sadece bazı karakterleri ben yarattım. ‘Fill in the blanks’ (boşlukları doldur) yaptım yani.

l Neden bu hikaye?

Çok etkilendim. Çok acayip bir hikaye. Okuduğumda Los Angeles’ta yaşayan bir arkadaşıma anlatmıştım. Film yapalım mı diye konuştuk, ben sinopsis gibi bir şey yazdım ama sonra vazgeçtik. Çünkü sinema demek, para peşinden koşmak demek. Ama hikaye peşimi bırakmadı. Köşe yazarlığını bırakınca neşeli bir kitap yazayım diyordum. Sonra Barbaros’a (Altuğ) bunu söyledim ‘Bir de böyle bir hikaye var’ dedim. ‘Aa bunu yazmalısın’ dedi.

l Kitaplarınızda şiddet çok kuvvetli bir şekilde öne çıkan bir unsur. Şiddeti estetize ediyorsunuz, gerekçelendiriyorsunuz. Siz şiddete bu kadar sempatik mi bakıyorsunuz?

Şiddet üzerine hep düşünüyorum çünkü insana ait en temel şey ölüm. Yazdıktan sonra düşündüğüm bir şey var: Ben katillerimi o kadar çok seviyorum ki… Onlar kahramanlarım, hayran olduğum insanlar. Ama sonuçta katiller. Öte yandan bu çocuklara kimse bakmamış. Onların katil olması toplumsal bir mesele aslında. Rakel Dink’in dediği gibi: Bir bebekten katil yaratan toplum suçlu.

l Ogün Samast’la da aynı empatiyi kurabilir misiniz?

Hayır. Onun arkasında devlet baba var. Tavuğuna kışt dememiş, hiçbir kişisel ilişkisi olmamış bir adamı öldürüyor. Orada dolduruş var, örgütleme var. O kiralık bir çocuk. Oysa benim anlattığım şahsi bir cinayet. Bir göz kararması. O göz kararması insana dair bir şeydir.

l Bu, suçu hafifletir mi?

Bilmiyorum. Öyle de eleştirilebilir. Ama sonuçta çocukluktan beri tecavüze uğrayan, kurbanlaştırılmış bir çocuk var. Çocukken tecavüze uğramak cinayetten çok daha şiddetli bir şey.

l Anlattığınız çocuklar gey mi?

Bunu bilmiyorlar. Reddediyorlar. Bence bu, Türk erkekleriyle ilgili. Türklerin geylikle ilgili bir sorunu var. Eğer aktifsen gey değilsin, ‘fucker’sın. Ama aslında geysin çünkü erkekle yatmak istiyorsun.

AYŞE ARMAN SOSYOPAT, YALANLARLA YAŞIYOR

l Siz kendinizi ‘proje çocuk’ olarak tanımlıyorsunuz. Hatta ‘Perihan Mağden olmak mı yoksa başarılı bir banka müdürü olmak mı daha iyi’ sorusunun cevabını bilmediğinizi söylemiştiniz.

Hiçbir zaman meşhur olmaktan hoşlanmadım. Başak burcuyum. Utangaçtan da öteyim. İçine kapalı bir hayat sürüyorum.

l Birçok kişinin hayalini kurduğu bir şey sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?

Bence bunun hoşa gitmesi post-modern toplumun sonucu. Sosyopatlık yükseliyor. Teşhir kültürü tavan yaptı. Daha iyi arabaya binip daha lüks evde oturmak için kendini her seferinde daha fazla teşhir etmen gerekiyor. Mesela Ayşe Arman’ın her ay bayrağı daha ileri dikmesi gerekiyor. Son derece huzursuz bir ruh herhalde. Teşhircilikte LÖSEV için bile sınır tanımadı.

l Bunu ‘kitlem ile her şeyi paylaşmak’ ve ‘yardım’ olarak tanımlıyorlar?

‘Yoğurdum ekşi’ diyecek hali yok ya. Bir de sosyopatın en önemli özelliğidir. Yalanlarla yaşar. Kendilerine yalan söyleyerek gazlama. Mesela kendini teşhirden zevk alıyorsun ve bunu öyle gazlıyorsun ki ‘yaşasın sit-com gazeteciliği’ diyorsun.

l Sosyopat ne demek?

Eskiden psikopat denirdi. Yalanla yaşayanlar, içine mitomanlık giriyor. Sosyopatlar ‘borderline’dır yani sınır kişilik. En zor teşhir edilen vaka. Öyle iyi oynar ki ‘şahane gönül alıcı insan’ dersin. Tüm seri katiller sosyopattır.

l Arman’ın sosyopat olduğu kanısına nasıl varıyorsunuz?

Yalanlarla yaşıyor. Bir de yanlış etiketleme sanayi var. Mesela ‘LÖSEV yararına kızımın poposunu gösteriyorum’.

l Sizde de çelişki var. Görünmekten hoşlanmadığınızı söylüyorsunuz ama çok görünen yazılar yazıyorsunuz. İçinizde iki ayrı Perihan mı var?

Hayır, ben olay çıkarmak istemiyorum. İstesem 500 bin satan bir gazetede yazardım. Sadece 50 bin okur meramımı anlasın istiyorum. Birisi bana cevap verince tiksiniyorum. Ne cüret oluyorum. Çünkü ben antropolog gibi onları uzaktan izlediğime inanıyorum. Bir antropoloğa kalkıp Yanomano kabilesinden biri cevap vermez. Bir sanatçı bana cevap verince ‘Aaa Yanomano kabilesi cevap veriyor’ diyorum.

l Siz onların üzerindesiniz. ‘Ne cüretle size cevap veriyorlar’ diye mi düşünüyorsunuz?

Hayır, ben antropoloğum. O da yerli. Yerliliğini bilsin. Yüksekten değil, dışarıdan izliyorum. Psikoloji okumuşum. Kaç yıl köşe yazarlığı yapmışım. Sakalımı değirmende ağartmadım. Türkiye ve dünyaya bakıyorum. Çok özgün karakterler yaratabiliyoruz. Hıncal Uluç ya da Semra Hanım gibi.

ÖZKÖK İÇİN ‘ERGENEKON’UN DİBİNE KADAR YOLUN VAR’ YAZARDIM

l Ertuğrul Özkök’ün yayın yönetmenliğini bırakmasının ardından birçok yazı yazıldı.

Siz olsanız ne yazardınız?

Çok kötü şeyler. ‘Buradan Ergenekon’un dibine kadar yolun var’ yazacaktım.

l Gazetecilerin Twitter merakına ne diyorsunuz?

Allah teşhirciliklerini artırsın! Çok büyük bir vitrin yapılsa, bütün sit com gazetecileri Taksim’de bir cam mekanın içinde birlikte yaşasa, onları tuvaletlerini yaparken, çiftleşirken seyretsek onlar da rahatlayacak, biz de! Hem de LÖSEV yararına!

HÜLYA AVŞAR NEDEN CEVAP VERİYOR?

l Şimdi de isim veriyorsunuz, yazılarınızda da. Birilerini hedef alınca onların cevap vermesi neden normal olmasın?

İsim veriyorum çünkü bu insanlardan ve yanlış etiketlendirmeden nefret ediyorum. Bir de bir sürü insan Perihan Mağden gibi. Benim kullandığım noktalama işaretlerini kullanıyor, kelime oyunları yapıyorlar.

l Bu, güzel bir şey değil mi? Demek ki örnek oluyorsunuz.

Hoşuma gitmiyor. Kabileden biri niçin benim gibi oluyor. Aramızda mesafe olsun istiyorum. Benim dilimi ve üslubumu taklit ederken ve yazıya neredeyse benim gibi başlayıp, benim gibi bitirirken bu insanlar şunu es geçiyor: Benim siyasi bir duruşum var hayatta. Onların yok ki. Benim derdim onlarla değil, Türkiye’nin bütünüyle.

l İsim geçirmeden yazın?

Neden öyle yapayım? İnsanlar çamur üstlerine sıçramasın diye bundan imtina ediyor. Çünkü sosyopatlar çamur sıçratmaktan rahatsız olur. Ben onu kastediyorsam neden yazmayayım?

l Yazın da cevap vermelerine şaşmayın.

Ama verdikleri cevabı beğenmiyorum. Çok düşük cevaplar. Ne Türkçeleri yeterli, ne zekaları. Onun için cevap vermemeleri çok daha doğru. Mesela Hülya Avşar bana neden cevap veriyor?

l Artık haberci oldu da ondan.

Evet doğru. Kimse kabına sığmıyor artık. Madonna akşamları hard talk yapmaya çalışıyor mu? Ama bunlar hadlerini bilmiyor. Ve verdikleri cevap bana maalesef Hülya Avşar düzeyinden geliyor. Mesela Nuray Mert bana ‘Biri onu tutsun. Onu kolundan tutar, döverim!’ dedi. Bu cevap çok mu düzeyli? Hülya Avşar’ın bile düşmeyeceği bir şey. Ya da Haluk Şahin’in cevabı çok mu kaliteli?

l Ne demişti Şahin?

Bu kadın deli, ruh hastası. ‘Bu kadın deli’ diye mahalle karıları söylüyorlar birbirlerine. Ertuğrul Özkök’ün verdiği cevap da farklı değil. Ben seni döverim üslubu.

GİDEYİM DEDİĞİMDE İSMET MEMNUN OLDU

l Bu kadar çok söyleyecek şeyiniz varken meydanı neden boş bıraktınız?

Meydanı bıraktım da büyük bir eksiklik mi oldu? Bir kere kan uyuşmazlığı zirveye çıktı. Bence yazılarım İsmet (Berkan) için çok zorluk yaratıyordu. Özkök’le ilgili çok sert yazıyordum. Haluk Şahin’e, Nuray Mert’e hakaret etmiştim. Mesela beni Namık Kemal Zeybek, Mehmet Ali Kışlalı gibi isimler hiç rahatsız etmiyor. Onlar neyse o. Devlet Bahçeli ile oturur yemek yerim. Ama sağ gösterip sol vuranlar, ne idüğü belirsizler, askerin değirmenine su taşıyanlar, türbanlılar aleyhine yazı yazıp koşa koşa umreye gidenler beni çok rahatsız ediyor.

l Radikal’e tekrar dönmeyi düşünüyor musunuz?

Ben İsmet’e (Berkan) ‘gideyim’ dediğimde bence çok memnun oldu. O gazeteye artık dönüşüm olmaz.

l Başka bir gazete olabilir mi?

Teklif almıyorum. Bununla iftihar ediyorum. Teklif almayacağıma da eminim.

l Neden?

Korkuyorlar. Bir de beni edepsiz ve terbiyesiz buluyorlar. Dindar gazetelere gelince, onların da yüksek ve sahte terbiye standartları var. Orada çok ahlaksız insanlar yazabiliyor ama onların vitrin çalışması iyi.

l Taraf’ta yazmayı düşünür müsünüz?

Taraf’la iftihar ediyorum. Bünyemin kaldırdığı tek gazete. Herkes beni Taraf’la örtüştürüyor ama Taraf köşe yazarından geçilmiyor. Bir de ben onlardan para almaya utanırım. Sürünüyorlar. Ama benim gibi bu kadar sosyopatın lanetini çeken birinin parasal olarak mükafatlandırılması gerektiğini düşünüyorum. Ve hep çok iyi para aldım.

l ‘Beni hiçbir zaman partiye, düğüne çağırmazlar’ demişsiniz. Gazeteye çağırılmamak da böyle bir şey mi?

Evet, evet! Çünkü hanımefendi sanatçı değilim. Aslında öyle yerlere gidince de aşırı kibar davranırım!

l Anlattıklarınızdan arıza kadın portresi çıkıyor. Bundan memnun musunuz?

Hiç değilim. Çok da sinir oluyorum. Deli, arıza. Son derece kontrollü ve aklı başında biri olduğumu düşünüyorum. Sadece çok ciddi ve korkusuz bir siyasi duruşum var. Bu yüzden ‘arıza’ olarak etiketlenmem yine yanlış etiketleme. İftira ve yalan sanayinin bir yan çalışması.

You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a Reply




- Ünlü Eşcinseller
- LGBTT Cinayetleri
- Cinsiyet Değişimi
- LGBTT Müzik Klipleri
- Eşcinsellik ve Askerlik
- Eşcinsellik ve Spor
- Eşcinsel Evlilik
- Homofobi
Bugünlerde Gündemde:
- Türkiye'de son günlerde ortaya çıkan cinsel içerikli suçlar
- İzmir'de Azra'nın öldürülmesi
- Ferzan Özpetek ve filmi Serseri Mayınlar
- Devlet Bakanı Aliye Kavaf'ın Homofobik Gafı

Recent Comments

© Pembedergi.com, 2010. Bazı hakları saklıdır. Pembedergi.com yazıları ticari olmayan kullanımlar için açık kaynaktır. Yazıları; değiştirmeden, kaynak göstererek ve kaynak sayfaya bağlantı ve tarih vererek kullanabilirsiniz. Alıntılanarak yayınlanan tüm yazı ve haberlerin hakları yazarlarına ya da yayınlandıkları mecralara aittir. Alıntılar kaynak göstererek, kaynağına bağlantı ve tarih vererek yapılmaktadır. Bütün kullanıcı yorumlarının hakları kullanıcılarına aittir. Kullanıcıların görüşleri mecranın görüşleri ve düşüncelerini yansıtmayabilir.