4
September , 2010
Saturday

PembeDergi.com

LGBTT Bireyler için Haber ve Bilgi Arşivi

KEVIN: “Kakule Öpücük”

Posted by PembeDergi On Şubat - 7 - 2010

İstanbul’da yaşayan bir Amerikalı olan Kevin önümüzdeki günlerde bir yabancı gözü ile İstanbul’daki eşcinsel ortamını ve mekanları Pembedergi’ye yazmaya hazırlanıyor. Ancak bundan önce sizi Chicago’daki gençlik yıllarını anlatan hikayesi “Kakule Öpücük” ile buluşturmak istiyoruz. Herkese zevkli okumalar.

Kakule Öpücük

Lobide durmuş alınmayacağımı bildiğim bir iş için görüşmeyi beklerken, birdenbire farkettim ki eğer kalbim saçım gibi olsaydı hayat çok daha güzel olabilirdi. Endişe ile düşündüm ki eğer eğitirsem saçlarım sağa – ya da sola yatabilir, istersem burnuma boşalan sadık ve çamurlu bir nehir gibi alnıma akabilirdi. Ben de günün bilinçaltı eğilimine göre bu aranjmanlar arasında akıp giderdim. Kalp ise ıslah olmaz bir organ – anında zayıf veya inatçı olabilir, ve hemen hemen her zaman rasyonel aklın haftalar bazen de aylar gerisindedir. İnsanın tüm kalbini vererek sevmemesi gereken kişiler vardır. Bunu içgüdüsel ve tecrübeden biliyorum, ancak duygularımın mantık ile koordine olmayı reddinden dolayı bu oldukça kullanışsız bir bilgi. Chicago’ya – yani korku ile beklediğim kolej sonrası gerçek hayata geçiş sürecimi yaşamayı seçtiğim evime – indiğim andan itibaren birine aşık olmam için ortada hiçbir neden yoktu. Ama oldum. Bir hovardaya aşık oldum – bu her zaman parlak bir fikirdir; ama tabiki aslında ortada bir fikir falan yoktur. Gerçekte, olan bir fikrin tam tersidir – savunmasız bir duygu dürtüsü.

Daha önce de yaşadığım bir kendimi azarlama fırtınası içindeyken nazik ve karakter özelliği olmayan bir adam beni küçük sorgu odasına aldı. Güçlü yönlerim? Oral seks demek istedim. Zayıflıklarım? Huzursuzluğumu yüzüme yansıtmadan şirket ortamında mülakatlara katılmak gibi uzun ve acılı törenleri başarmak. Cevaplarım basmakalıptı. Dudaklarımdan zorla çıkarken bunu hissedebiliyordum. İstenmeyen bebekler gibiydiler – berbat ama gerekli doğumlar. Akılsız; dışadönük erkeklerle randevulara çıkarken bir kez daha düpedüz akılsız hissettim. Bu adam amaçlarım ve yapabil(eme)diklerimin arasına ciddi yarıklar açan, genel ama etkili (tam olarak neyde etkili olduğundan emin değildim) espriler sokmakta açıkça ustaydı. Tek hecelik gülüşlerimin zorlama olduğu anlaşılıyor muydu? Aklım lobide yaşadığım kendime acıma dalgınlığına geri çekilirken kendimi verimsiz bir meşguliyet içinde hissettim. Bazı günler sadece insanın kendi kendini sorgulaması için tasarlanmıştır, ve, bence bu da onlardan biriydi. Bu zerafetten yoksun tangoya katılmak zorunda olmam büyük bir haksızlıktı. Ancak kendimi belirsiz bir süre için fakirleşmiş görme fikri de hoşuma gitmiyordu. Birkaç şeffaf cevaptan sonra, nazik adam beni odasından bir daha asla beni aramamak üzere çıkardı. Keşke aşıklar ayrılırken de kırılma bu kadar temiz, aldırmazlık bu kadar organik olsa.

Aşıkların ayrılması ise ancak spor seven bir babanın hanım evladı oğlunu bir erkeğe çevirmesi kadar kolaydır. Çabası o kadar boşuna değildir tabiki; ve amaç bile daha değerlidir, ancak düş kırıklığı bariz derecede derindir. Mantığa olan direnç kalbin işkenceye dayanıklılığı geride bırakır ve kişinin kişiliğini çürütür. Pilsen’de uyanışımın ilk sabahında hissettiklerimi hatırlıyorum, cesur hovardalarla dolu hispanik mahallemde ilişkilerime benzeşiyordum. Vahşi, belli belirsiz bir şiddet potansiyeline sahip ama en çok spontan ve kalıp dışı güzelliğe meğilli. Onunla ilk kez yattıktan sonra, özerkliğimin kucaklaştığımızda kırılgan kollarımdan ve boğulası boğazımdan akan terden sızdığını hissettim. Takibinde gelen sarılma, ki bazı zamanlarda bunu seksin kendisine tercih ederim, beni kırılganlığımın en üst noktasında yakalar. Onun için sıradan bir an olduğunun farkındayım, cinsel birleşme sonrası göstermelik rahatlığının ötesinde bir anlam ifade etmeyen zevkli bir hareket. Ama yine de o anın benim için olan değerini güzellemeden duramıyorum. Kendimi bağlı hissettim. Beni ismimi bile bilmeden yutabilecek bu devasa şehirde, bir bağlantı kurmayı başarmıştım. Bu hastalıklı hassasiyet anlarının Tanrı belasını versin. Bu anları kapsayan vücutlar o an için saf nurdan oluşmuştur; zaman onları kırıştırır ve bozar.

Aklımda hala canlı ve berrak kalan görüntü Emilio’nun gül tadındaki tebeşir pembesi dondurmasını dudaklarından yalamasıdır. Pembenin maskülen enerji dolu bir erkeğe neler yapabildiği çok hoşuma gider – bir nevi mazur gösterme. Hemen orada, şehre vardığım haftadan itibaren haftada iki kere buluştuğumuz o dondurma dükkanında pembe dilini yalayıp yutmak istiyorum. Bunun yerine uzun konuşmalarımızda ağzından çıkan her kelimeyi büyük dondurma parçalarıymış gibi yutuyorum. Her seferinde farklı bir dondurma tadı deniyorum; onun oradaki varlığından kaynaklanan gerilimin kırmızı bir mumdan akan pembe damlalar hissi hayatımdaki tek sabit; ve bu hayatımda herşeyin belirsiz olduğu o günlerde sınırsız bir teselli.

Sanırsam ilişkimize saygı duyuyorum çünkü hızla cinsel birleşmeye geçmedik; beklenti fanteziyi besledi ve çıplak bedenlerimiz sonunda sunulduğunda duygularımızı ateşledi. Kakule bir öpücük önce boynumdaki kahverengi ve sert parmaklara sonra da onun yanında bile doyuma ulaşmayan bir beklentiye dönüştü. Bu aslında kendine güzellik süsü vermiş saf zehirdir. Bir gece Devon caddesinde fiyat kapışması içindeki Hint restoranlarının neonları ve vitrinleri arasında yürürken görkemli bir başlangıcın kederini hissettim – zekice, sabırlı, uğursuz, geleceksiz ve ılık bir rutine doğru yokolan – gizli gizli sönen bir söz gibi; birdenbire ilişkimizin çöküşünün farkına vardım.

Birkaç hafta boyunca birbirimizle geçirebildiğimiz her anın tadını çıkardık. Kendimi yalancı ancak gerekli bir huzur içinde hissediyordum; gerekliydi çünkü sonuçsuz iş arayışlarımdan doğan faydasızlık hissini dengeliyordu. Eğer iş verenleri baştan çıkaramıyorsam bile; en azından çekici kişiliğe sahip uyumsuz bir çocuğu baştan çıkarabiliyordum. Maskeler yaptık. O beni soyut çizdi. Ben onu iç çamaşırı ile bir merdivende, mum ışığı apışını aydınlatırken fotoğrafladım. İçtik ve ilk aşkları, vuduyu ve flörtü tartıştık. Bana Pilsen’in kenar mahallelerini gösrterdi; birbirimizin görüntüsüne ve temsil ettiği kişilere aşık bir şekilde fotoğraflar çektik. Endüstriyel sokaklarda sürttük, çevredeki pislikten ilham alarak onu bir vampir olarak görüntüledim – onunla yaratmak istediğim hikayelerdeki karakterlerden biri. Ayrılığın en önde olan özelliği – belki de en acı verici olanı – onun verdiği yaratıcı ilhamdı. Hikaye tohumları çağrıştırıyor, işbirlikleri hayal ettiriyordu. Sanat ve edebiyata karşı şımarıkça olmayan bir ilgisi vardı ki bu ilgi nedeni ile o şehri muğlak ve şaşaalı resimlere boyarken onun işbirlikçisi olmak istiyordum. Ancak şehir sadece onundu. Tabiki şehir ayrıca benimdi de, ama onu nasıl sahiplenecektim, nasıl terbiye edecektim, öğrenmem gerekiyordu.

Çok geçmeden saf bir nehri kirleten kokusuz ve renksiz bir kimyasal gibi bu huzurumun içine endişe süzüldü. Keşif için kenara ayrılmış günler ondan habersiz geçti. İki kez Lakeview kafelerinde dolaşarak kendimi reddedilmişlik duygusundan kurtarmaya uğraştım. İş çıkışı aramalarını bekleyerek üç dört günlük çekilmez yokluklarının ardından gelişlerine ilgisiz saygısızlıklar geliştirdim. Hep bu konuyu açmak istiyordum, ondan bir açıklama almak istiyordum. Öyle bir açıklama ki ya sinirimi yatıştıracak ya da ona geçirmemi sağlayacak, ama asla da bıkkınlık vermek istemiyordum. Tecrübelerimle biliyordum ki bu tarz ufak yüzleşmelerde bile kelimeler ağzımdan öyle dökülürdü ki amaçlarım kullanışsızlığın ötesine sapardı. Huzurum kırılıp öyle parçalara ayrıldı ki ilişkilerimi yöneten iç tecrübelerimin dominant karakterleri haline geldi. Bana ilan ettiği müzik ve edebiyatı (asla önerdiği diyemem ama ben hep o şekilde algıladım), benim hep yıkandığım birşey olmaktan çıktı ve sınırsız keşif duygum gibi kurudu.

Bir gece, yemek yaptığı ve barına baktığı Bucktown barında yalnız oturmuş edisyon yaparken, yüzüme bir dergi tuttu ve orta-çağ İngilteresinden egzantrik ve gaddar bir yazar olan Alfred Chester’ı okumamı istedi. Ortak bir merak geliştirmiştik. Her ikimiz de bu vaizin kelimelerini tecrübe etmek istiyorduk. Birkaç hafta sonra sonunda birkaç kısa hikayesini okuyabilmiştim. İzlenimlerimi Emilio ile paylaşmak için sabırsızlanıyordum ve bu şans elime Chicago Diner’da yemek yerken geçti. Çantamdan The Head of a Sad Angel’ı çıkardım ve sayfalarında bulduklarım üzerine sabırsız bir konuşmaya giriştim. Başı ile onayladı, gülümsedi, çiğnedi. Gittikçe söylediklerim zayıfladı ya da tavrı açıklamalarımı kısa kesti ya da ikisi birden oldu. Değişim belirsizdi ama kesinkes görülebilen birşey vardır; Alfred Chester’e duyduğum bu ilgi onun gözünde aşırı ve hatta komikti. Onun için, ilgi çoktan yokolmuştu ve benim bu ilgiye olan bağlılığım şaşırtıcı ve hatta acınasıydı.

Bir sonraki gün Devon Sokağında kendi başıma yürüdüm. Yalnız yürürken daha fazla ayrıntı yakaladığımı neşe ile farkettim; konuşmalarımızdan kaçırdığım herşey kalabalık caddeye dikkat olarak akabiliyordu. Ancak dudaklarımda bir kakule öpücüğün anısı hala duruyordu. Güvensizliklerim öyle bir noktaya birikmişti ki beni başa çıkılmaz bir sükuta sürüklemişti. Amacının ne olduğu sorucu beni hasta ediyor, sadece paylaştığımız anların beğenisi ile kesilebiliyordu. En sonunda onunla yüzleşme cesaretim onu kendimden uzaklaştırma korkumu yenebildi. Provalar; Belmont otobüsünde, restoranlarda, Alfred Chester cümlelerinin arasında ve bağımsız filmlerinden tutuk diyaloglarında – sıkıntılarımı ona anlattığım, onu kalıcı bir erkek arkadaş olarak istediğim, tutkusuz ve ayakbağı bir ilişkiye dönüşmeden şansımızı kullanmamız gerektiğini açıklayan onlarca prova.

Bir Perşembe sabahı, arkasına yaklaştım, nefes nefese, ve sessizce dikildim, bulaşıkları yıkarken, tabaklarımızdan Hint pilavını temizlerken titreyerek bekledim. Birkaç dakika sonra gittikçe artan titremelerimle yüzleşmek için döndü. İyi misin diye sorduğunda zayıfça başımla onayladım. “Emin değilim… demek istediğim, senin için ne ifade ettiğim konusunda kafam karışık. Beni şey olarak görüyor musun.” Utancım cümleyi tam söylememe engel oldu. Yüzünün kıvrımları arasına gizli bir korku yerleşti. Uzun bir onbeş saniye boyunca orada öylece durdu, elinde yarı yıkanmış bir tabak ile artık kaçmasına imkan olmayan bir giyotine yaklaşıyor gibiydi. Kıskançlık duyulacak bir hazırlıkla duygusal ilanlarını ve mazeretlerini öne sürdü – çok fazla flört yaşadığı kişisel bir geçmiş parçası, asla karşılığını vermemiş bağlılıklarla yaşadığı hayal kırıklıkları, özgürlüğüne verdiği değer ve günlük ilişkilerden aldığı doyum duygusu – geceleri şehre inip flörtler yaşamaya ve orgazm peşinde koşmaya karşılıklı izin verme – bu her ne demekse!

Sonra sarsıldım, yerdeki mindere, sükunete yığıldım. Kahramanı ölmüş bir şehrin ruhu gibi hissediyordum. Bir film: anı dokunaklı bir drama filminin bir sahnesi gibi hayal ettim, böylece kendimi bir parça da olsa andan uzaklaştırabildim. Başarısız olmuştu. Hoşuma gitsin gitmesin, şimdi o noktadaydım, ataletsiz ve birden bire güzelliği garip ve tehlikeli birşeye dönüşmüş bir erkeğe kendimi açmıştım. Bakmaya cesaret etmeden önce acizliğime ne tepki vereceğini anlamaya çalıştım. Henüz anlayamadan gözlerini üzerimde hissettim – hor görme değil, şefkat de değil – bir nevi sabırsız alaka, sanki sabrı bitmiş bir annenin kavgacı çocuğuna hayal kırıklığı ile bakması gibi. Kötü geçen iş görüşmelerindeki başarısızlık duygusu yeniden bedenimi sardı. Kalbim bir termometre gibiydi, zihnim bir çıkış yolu ararken kendime saygımı gösteren civa hızla sıfır noktasına iniyordu. İşte yine o şirket ofisindeydim, işte yine o trendeydim. Kırılmış gururumu almış başarısız bir ilişkiden uzaklaşıyordum. Ama bu sefer durum daha kişiseldi; bu sarsıntı beni bir şekilde sevimli bulmuş bir kişinin elindendi. Bir zamanlar çok yakın görünen ve hızla uzaklaşan bir geçmişin elinden. Gözyaşlarımı engellemek istedim. “Sana gerçekten yakın hissediyorum”, diye mırıldandım etkisiz bir geri cevap olarak. Duygusuz karşılıkları midemi bulandırdı (umarım farkedilir bir şekilde). Karşımdaki sandalyeye otururken birkaç soğuk laf daha etti. “Sen çok iyi birisin Turin. Hayatıma girmenden çok mutluyum. Seni yeniden göremezsem çok yazık olur.” Kelimelerinin gerçekliğini gerçekten anlayamayacak durumdaydım: zihnimde ise oldukça gerçeklikten uzak yankılandı ve hafızamda hep öyle kalacak. Gerçekliğin ve yalanın acı verici bir paradoksu olarak kalacak – eğer peşi bırakılmazsa deliliğe götürebilecek parçaları kayıp bir bulmacanın yarattığı duygu. Ve böylece, öyle yaptım. Daha doğrusu O, kendi zayıflığından belki de, yavaş yavaş çekildi, büyü artık sona ermişti, duygusallığımı öldürerek, kendi ritmimde, hastalıklı sükunetimden toparlanıp çıktım.

Şimdi Devon’da yine yürüyorum, işsiz ya da değil, bazen yanımda bir arkadaş oluyor bazen de yalnız, ve öpüldüğümü hatırlamadan ya da içimdeki eksik parçaların farkına varmadan kakule bir dondurma alıyorum. Bütün o insan varlığı ve yoldan çıkmışlıkları ile sokaklar bana şehrin görkeminin mutlaka romantik bir partnere bağlı olmadığını hatırlatıyor. Gururlu nabzı – hem aşıklar hem de yalnızlar için – parlak bir teselli.

Kevin.
Hikayenin orijinal ingilizce hali Cardamom Kiss, guywritersonline.org adresinde yayınlanmıştı.

Çeviri: Pembedergi.com

You can leave a response, or trackback from your own site.

1 Response

  1. PembeDergi.com » Blog Archive » KEVİN: “Köri Evinden Vedalar” Says:

    [...] yaşayan bir Amerikalı olan Kevin’in daha önce PembeDergi’de bir hikayesi ile buluşmuştuk. Kevin’in Amerika’dan ve San Francisco’dan ayrılma günlerini anlatan [...]

    Posted on Mart 28th, 2010 at 3:52 PM

Leave a Reply




- Ünlü Eşcinseller
- LGBTT Cinayetleri
- Cinsiyet Değişimi
- LGBTT Müzik Klipleri
- Eşcinsellik ve Askerlik
- Eşcinsellik ve Spor
- Eşcinsel Evlilik
- Homofobi
Bugünlerde Gündemde:
- Türkiye'de son günlerde ortaya çıkan cinsel içerikli suçlar
- İzmir'de Azra'nın öldürülmesi
- Ferzan Özpetek ve filmi Serseri Mayınlar
- Devlet Bakanı Aliye Kavaf'ın Homofobik Gafı

Recent Comments

© Pembedergi.com, 2010. Bazı hakları saklıdır. Pembedergi.com yazıları ticari olmayan kullanımlar için açık kaynaktır. Yazıları; değiştirmeden, kaynak göstererek ve kaynak sayfaya bağlantı ve tarih vererek kullanabilirsiniz. Alıntılanarak yayınlanan tüm yazı ve haberlerin hakları yazarlarına ya da yayınlandıkları mecralara aittir. Alıntılar kaynak göstererek, kaynağına bağlantı ve tarih vererek yapılmaktadır. Bütün kullanıcı yorumlarının hakları kullanıcılarına aittir. Kullanıcıların görüşleri mecranın görüşleri ve düşüncelerini yansıtmayabilir.

Recent Comments

Hayatımda yeni erkeğe yer yok

On Eyl-14-2009
Reported by PembeDergi

Litvanya’da düzenlenen ilk gay pride

On May-13-2010
Reported by PembeDergi

CEM MUMCU: “Parçalama Artık Behçet”

On May-3-2010
Reported by PembeDergi

Rihanna günah çıkarttı

On May-30-2010
Reported by PembeDergi